ÖRGÜTLENME VE ANARŞİZM

Black-red-flag

GİRİŞ

Bu yazı, anarşizmin kronik birkaç hastalığından biri olan örgütsüzlüğe karşı nasıl bir mücadele verilebileceği, bunun anarşist teori ve pratikle ilişkisi ve anarşist bir örgütlenmenin nasıl olması gerektiği üzerine yoğunlaşmak kaygısıyla kaleme alınmıştır. Yazıdaki temel öngörü, geçmişte anarşistler arasında her düzeyde defalarca tartışılmış olan örgütlenme – örgütsüzlük ikileminin birinci halkasının ön kabulüne dayanmaktadır. O da örgütlenmenin gerekliliğidir. Yani tartışmanın ana ekseni anarşizmin örgütlenmeye karşı olup olmadığına dair yaşanan kısır tartışmalardan beslenmemektedir. Dolayısıyla buradaki tespit ve önermelerin kafa karıştırıcı bir polemik ihtiyacından ziyade, anarşist bir örgütlenmeyi yaratma ihtiyacından doğduğu açıktır. Bu anlamda yazının temel muhatabı, anarşist düşüncenin örgütlenmesinden yana olan ve bunun için asgari dahi olsa düşünsel veya edimsel bir kaygıdan hareket eden grup ve bireylerdir.

Örgütlenmenin günümüz toplumunda oldukça fazla sayıda anlamı var. Bu yüzden örgütlenmeyi tarif etmeye çalışırken kısmen bir takım kriterlere başvurmak kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal yaşamda demokratik kitle örgütlerinden, derneklere, devletin düzenleyici örgütlenmelerinden, devrimci sol örgütlenmelere kadar bir çok alanda kendi işleyişleri olan örgütlenmeler mevcuttur. Tüm bunların ortak özelliği ve toplumda “örgüt” kelimesine karşı genel kanıyı oluşturan yanları; hiyerarşiyi ve merkeziyetçiliği baz almalarıdır. Bu özelliği sosyal örgütlenmelerden ziyade siyasal örgütlenmelerde daha net bir şekilde hissetmek de mümkündür. Ancak biz örgütlenmeyi tartışırken ilk kriter olarak onun siyasal alandaki karşılıklarını anlamaya çalışacağız. Tabi ki siyasal örgütlenmenin bu en kaba kavranışı, otoriter zihniyeti yeniden yeniden üretmekte, onu meşru ve değişmez kılmaktadır. Devrimci kampta da durum bundan pek farklı değildir. Kendini, yıkmak istediği sistemin araçlarıyla ve ona benzer bir örgütlenmeyle inşa eden zihniyet, bu araçlardan özgürlükçü sonuçlar bekleyerek yanılsama üretmektedir. Dolayısıyla anarşist cephede yaşanan örgütlenme karşıtı anlayışın da bu kafa karışıklığından beslenmekte olduğu görmek kaçınılmazdır. Devrimci düşüncenin araçla amaç ilişkisini kurarken yaşadığı bulanım, anarşizmde temel sorunsal halini almıştır. Oysa anarşizmin araçları ulaşmak istediği amaçlarla kalıcı bir uyumu gözetmek zorundadır ve örgütlenmenin klasik kabul görmüş negatif anlamı bu ilişkisellikle kırabilmelidir. Ancak bu durumu anlamak anarşizmin evrimini anlamakla mümkündür.

Anarşist düşüncenin tarihsel gelişimi incelendiğinde, en genel anlamda birbiri ardına yaşanan iki sacayaklı bir evrim izlediğini söylemek mümkündür. İlk dönem, öncülleri olmakla birlikte daha net bir biçimde Bakunin ile başlayan ve 1940’lı yıllarda İspanyol devriminin yenilgisiyle sonuçlanan devrimci gelişim dönemi; ikinci dönem ise 1900’lerin ikinci yarısıyla birlikte gelişen örgütlenme karşıtı, mistik nüveler barındıran, bireysel inisiyatif ve özgürlük yanlısı, toplumsal devrim perspektifini yitirmiş “muhalif dönem”dir. Devrimci dönem anarşizmin nispeten örgütlü bir hareket olmayı başardığı ender tarihsel deneyimleri içermektedir. Özellikle 1918-1921 Ukrayna’sı ve 1936 İspanya’sı anarşizmin bu devrimci döneminin doruk noktaları olarak tanımlanabilir. Nispeten olmasının nedeni, nihai anlamda anarşizmin idealize ettiği özgürlükçü toplum modelini kalıcı bir biçimde yaratamamış olup, sadece onu yaratmak için mücadele edebilmesinden ve o mücadelenin sürebildiği dönemle sınırlı bir özgürlükçü toplum pratiği üretebilmesindendir. Aynı zamanda bir diğer sorun alanı ise, bu toplumsal deneyimlerin savaş dönemi şartlarıyla birlikte şekillenmesiyle ilgilidir. Yenilgiyle sonuçlanmış tüm devrimci mücadelelerin nihayetinde teorik ve pratik bir başarısızlığa tekabül ettiğini söylemek her ne kadar doğru kabul edilse de, günümüz anarşizmi açısından değerlendirildiğinde, anarşizmin bu devrimci döneminden göz ardı edilemeyecek zenginlikte bir miras ve deneyim doğduğunu söylemek de aynı derecede sahicidir.

Devrimci dönemin yenilgisi ardından gelişen muhalif dönem, dünya çapında devrimci mücadelelerin zayıflamasıyla birlikte, devrimci isyanın, kapitalizmin gölgesinde sistem içi bir isyan pratiğine dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu dönemde anarşizm, gelişen kapitalizmin global ideolojik aygıtlarına karşı direnme odaklarını koruyamamış, toplumsal alanla ilişkisini yitirmiş ve örgütsüzlüğün kutsandığı veya anlamsız yan yanalıkların örgütlenme sanıldığı, bütünlükten ve devrimci iddialardan yoksun yeni sosyal hareketlerin (çevrecilik, insan hakları, azınlık hakları, kadın hakları vb.) bir bileşeni olarak kendisini var etmeye başlamıştır. Teknolojinin toplumsal hayatta artan belirleyiciliği, üretim ilişkilerinin değişimi ve post-modern – liberal yeni siyasal konjonktür devrim mücadelesinin somut bir ihtiyaçtan çok soyut bir nostaljik kendini tatmine dönüşmesini sağlamıştır. Anarşizm kendini, sınıfsal çelişkilerin görmezden gelindiği, devrimci teori ve pratiğin hiçleştirildiği bir sığlığa mahkum eden kapitalist ideolojik geri beslemeye teslim etmiştir.

Anarşist muhalif dönemin en belirgin özelliklerinden birisi devrim iddiasını zamanla kaybetmesidir. Bu iddia yerini sistem içi hak talepleriyle sınırlı demokratik ihtiyaçlara bırakmıştır. Demokratik ihtiyaçlar özü gereği sistem içi ve düzenin koyduğu kurallarla sınırlandırılmış bir anlayışı ihtiva etmek zorundadır ki, halihazırda kapitalizm demokratik mücadele perspektifine cepheden karşı değildir. Demokratik ve sosyal beklentiler sistemin kendi mantığı içinde, sistem yıkıcı olmamak kaydıyla tüm olanakları barındırmaktadır. Haliyle mücadelelerin devrimci nosyonlarını kaybedip, refah devleti uygulamalarının ötesine geçemeyen taleplerle toplumsal alanla ilişkilenmesi kaçınılmaz kılınmıştır. Talep ise neticesinde kendisinden talep edilen tarafı özne yapan bir meşruiyeti simgeler. Oysa kapitalizm devrimci düşünceler için meşruiyet taşıyamaz. Kapitalizmin kazandığı bu toplumsal mevzi baki olmamakla beraber, sadece anarşistlerle sınırlı olmayan geniş bir yelpazede tüm muhalefet dinamiklerini törpülemektedir. Bu anlamda muhalif dönemin karakterini oyunu kuralına göre oynama potansiyeli belirlemektedir. Eğer oyun kuralına göre oynanırsa, söylemde en keskin devrimci iddialara bile sistem içinde yer vardır. Bu yüzden liberal siyasal konjonktürde sol’a muhalefet dinamikleri açısından her zaman ihtiyaç olduğuna dair söylemi tüm kapitalist argümanlarda görebilmekteyiz. İşte bu yüzden 1950’ler sonrası dönem anarşizm için muhalif dönemdir.

Elbette anarşist düşüncenin yaşadığı bu negatif evrimi, tarihsel bağlamından bağımsız ele alamayız. Bu bağlamda muhalif dönemin teorik arka planını Stirner’e kadar götürmek de mümkündür. Aynı zamanda örgütsüzlük savunusunun anarşist düşünce evriminde aşırı bireyciliği vaaz eden ekolle kol kola bir gelişim gösterdiği de ortadadır. Bireyciliğin kutsandığı ve örgütlenme ihtiyacının mesnetsiz bir anti otoriter hassasiyetle aşağılandığı bu paradigma, günümüz anarşizminin de öncülüdür. Ancak anarşist mücadele perspektifinin ilk sorun alanının 1917 Rus devriminde somutlaştığını söyleyebiliriz. Rusya’da özellikle Mahnovist hareket nezlinde gelişen devrimci anarşist eylemin temel eksikliğini Mahno şu şekilde tanımlamıştır: “Liberter düşüncenin su götürmez olumlu karakteri ve gücüne, toplumsal devrimle yüzyüze gelen anarşist hareketin samimiyet ve bütünlüğüne, liberter komünizm mücadelelerinde anarşistler tarafından gösterilen kahramanlık ve verilen sayısız kurbana rağmen, anarşist hareketin hala güçsüz olması oldukça anlamlıdır. Liberter düşüncenin tartışmasız olumlu özü ile anarşist hareketin içine düştüğü bu zavallı durum arasındaki çelişkinin en önemli ve belirleyici nedeni, anarşist hareket içinde örgütsel ilke ve pratiklerin olmayışıdır.” Mahno bu tespitini Rus devriminin sıcak atmosferinde yaşanan somut bir mücadelenin verdiği deneyim ve sonuçlardan çıkartmış, yenilginin ardından birkaç yoldaşıyla birlikte kaleme aldığı “Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu” adlı broşür çalışmasıyla da bu tespitini güçlendirmiştir. Platform metninin değerlendirilmesi bu yazıda ayrı bir başlığın konusu olmakla birlikte şu deyinme yerinde olacaktır. Mahnovist hareket, anarşist düşünce tarihinde devrimci bir anarşizmi örgütleyen ve geliştiren ilk toplumsal mücadele olması ve daha sonrasında yaşanan ve anarşizmin gelişimini etkileyen temel tartışmalara referans oluşturması bakımından son derece önemlidir.

Tarihsel deneyimlerden de anlaşılacağı gibi, örgütlenme, devrimci bir mücadelenin üzerine kafa yorması gereken kaçınılmaz bir olmazsa olmazıdır. Örgütlenme sorununu sığ bir “anti-otoriter” kavrayışa hapsetmek, devrimci bir iddiayı baştan reddetmekle mümkün kılınabilir. Bu konudaki klasik itiraz olan “örgütlenme otoriter olmak zorundadır, otoritesiz örgütlenme olmaz” mantığını Malatesta bir makalesinde şöyle eleştirmiştir: “Örgütlenme bir otorite yaratmaktan çok, otoriteden kurtulmanın tek çaresidir; kolektif çalışmada bilinçli ve aktif roller üstleneceğimiz ve liderlerin elinde pasif birer alet olmaya son verebileceğimiz tek yoldur”. Karşımızda devrimci düşünce ve idealleri yok etmeye ant içmiş koca bir örgüt ve onun her türlü kompleks sindirme yöntemi varken onun karşısına örgütsüzlüğü şiar edinerek çıkmak (yada çıkmamak) en iyi haliyle çocukça bir halüsünasyon, en kötü haliyle ise samimiyetsizlik batağına saplanmış bir ihanet olabilir. Çünkü devlet tüm ideolojik aygıtlarıyla kendini yıkmak isteyenlere cephesel bir karşıtlık barındırır. Bu aygıtlar, toplumsal alanda otoriteyi, kimi zaman açık müdahaleci yöntemlerle (sıkıyönetim, savaş gibi istisna dönemler) çoğu zamansa toplumda gözle görülmeyen içsel otoriter zihniyetleri besleyerek geliştirir. Bu nedenle devrimci mücadelenin kimi zaman gizli, kimi zamansa açık bir şekilde ortaya çıkan net bir savaşın bir tarafı olduğunu kavrayamamak, onu ehlileştirmeye ve sistem içine sıkıştırmaya hizmet edecektir.

Devrimci düşünce, muhalifi olduğu sistemle nadir zamanlarda açık, çoğu zamansa örtük bir savaşın içinde olduğunu anlamak zorundadır. Düzenle savaş, genelde küçük küçük adımların birikmesiyle gelişecektir ve örgütlenme ihtiyacı bu savaşta en önemli mevzidir. Bu savaş devrimci düşünceyi toplumsal alanda güçlü bir etki bırakacak şekilde örgütlemeyi gerektirir. Anarşizm bir kaç istisna örnek dışında (1917 Rusya’sı ve 1936 İspanya’sı) bahsi geçen toplumsal örgütlenmeyi kalıcı bir devrimci dönüşüme hizmet edecek şekilde geliştirmeyi neredeyse hiç başaramamıştır. Bunun nedeni, anarşist yapıların küçük otonomal toplamlarla sınırlı kalmasıyla ve toplumsal bir düşünsel perspektifi yeterince geliştirememesiyle açıklanabilir. Ayrıca toplumsal alanla özgürlükçü politik bir varoluşu kesiştirememede realiteyi doğru analiz edememenin de hiç azımsanmayacak bir rolü vardır. Anarşistler çoğu zaman realiteyi ya cepheden reddetmeyi yada ona kayıtsız şartsız teslim olmayı seçmişlerdir. Cepheden reddetme hali, anarşistleri yalnızlığa, gerçeklikle bağ kuramamaya ve marjinal asi gençler imajı üretimine hizmet etmiş, ona teslim olma hali ise, gençlik yıllarında anarşistçilik oynayan(!), hayata karışınca hiçbir içsel çelişki yaşamadan kapitalizme doğrudan entegre olan bireyleri üretmiştir. Bu yüzden, bugün onbeş yıl öncesinin radikal anarşistleri, sistemin köşe başlarına oynayan, ondan beslenen ve onu savunan kimlikleriyle barışık bir şekilde yaşamaktadırlar. Neticede her iki gerekçe de anarşizm algısına ve örgütlenme mantığına ilişkin net bir eksikliğe işaret etmektedir. Klasik anarşizm bu sorunlara doyurucu yanıtlar üretmekte yetersiz kalmış, tartışmalar gerçeklikle ütopyayı veya idealleri örtüştürmek ve kesiştirmek konusunda sığlığa mahkum olmuştur. Bu bağlamda anarşistler sıklıkla realiteyi tümden reddeden ve onun karşısına marjinalize olmuş, ciddiye alınmayan uçarılar olarak varolmakta bilinçli yada bilinçsiz ısrar etmişlerdir.

Tüm bunları ayrıntılandırmadan önce anarşist teorinin örgütlenme sorununa gelen bakışını anlamak ve çeşitli anarşist düşünce ekollerinin bu konuya tutumunu irdelemek gerekmektedir.

ANARŞİST TEORİ VE ÖRGÜTLENME

Yukarıda da kısmen değinildiği gibi, birkaç istisna düşünür dışında anarşist teorinin gelen bir örgütlenme karşıtı damarı olduğunu söylemek yersizdir. Düşüncelerinin çok net karşısında olduğumuz Stirner’de bile, eğer buna bir örgütlenme perspektifi denebilir ise “bireycilerin birliği” tanımlamasına rastlamak mümkündür. Stirner kendi içinde çelişik olduğunu kavrayamadığı bu bakış açısıyla; bir taraftan toplumsal devrim sürecinin genel kabul görmüş özgürlükçü ilkelerini, bireyi sınırlayacağını düşünmesinden dolayı reddediyorken, bir diğer taraftan bireycilerin birliğinden bahsederek başka bir sınırlamayı (kendi mantığı içinde) onaylamış olmaktadır. Kendisini hiçbir zaman anarşist olarak tanımlamamış olmasına rağmen, Stirner, bireyi herşeyin üstünde görmesi ve anarşizmin de bireye özel bir anlam atfediyor olması gibi bir kesişmeden ötürü sıklıkla ve yanlış bir şekilde anarşist düşünce soyağacının içinde kabul edilir. Fakat bir anlamda günümüz anarşizminin kaotik düşünme eğilimine ve bireycilik ile bireyselliği birbirine karıştıran anlayışına azımsanmayacak ölçüde güçlü bir katkı sunmuş olmasından dolayı Stirner’i anarşist yelpazeye dahil etmek de mümkündür. Ancak dikkati çeken asıl nokta Stirner ve onun düşünce ekolünden anarşizme bulaşan anlayışın, toplumsal devrim ve örgütlenme mantığına esastan itirazın temsilcisi olmasıdır.

Kendini bilinen ilk anarşist olarak tanımlayan Proudhon’da ise örgütlenme kavramı iktisadi bir model etrafında düşünülmüştür. Kapitalist ekonomide rekabet gücü zayıf olan zanaatkarlar ve küçük üreticilere ucuz kredi sağlamayı öngördüğü “mübadele bankası” fikriyle Proudhon, kapitalizme alternatif bir üretim-paylaşım-tüketim ilişkisi örgütlemeye çalışmıştır. Politik anlamından ziyade iktisadi toplumsal bir dönüşümü hedefleyen Proudhon, dönemini oldukça etkileyen bir figür, ayrıca düşüncelerini hayata geçirmeye fazlasıyla çalışmış bir düşünce adamı olmuştur. İktisadi anlamda böyle bir örgütlenmenin günümüzde pek bir karşılığı olmasa da, 1871 Paris Komününden I. Enternasyonal’e kadar birçok toplumsal süreçte güçlü bir taraftar kitlesi edinmiş ve Bakunin’le birlikte etkisi zayıflayacak olan, anarşizmin ilk örgütleyicilerinden en önde geleni olmuştur.

Örgütlenme kavramına politik anlamıyla sınıfsal bir karakter kazandıran ve bizim ilgimizi bu anlamda daha fazla çeken düşünürler ise Bakunin ve ardılı Kropotkin’dir. Her ne kadar ikisini tek bir anlayışın savunucularıymış gibi düşünmek yanıltıcı olsa da, birbirini takip eden ve tamamlayan bir bütünlüğü olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. Ayrıca 1900’lerin başıyla birlikte hızla gelişen anarşist mücadele ve örgütlenmelere diğer düşünürlerden daha fazla katkı sunmaları bakımından da örtüşmektedirler. Bakunin devrim davasının anarşizm cephesinden yılmaz savunucusu ve eylemcisi olmuş, geliştirdiği kollektivist-komünist örgütlenme düşüncesiyle kendini marksist cepheye karşı özgürlükçü bir devrimin örgütlenmesine adamıştır. Ona göre “işçiler ve ezilenler dayanışma ve kollektivizm ruhuyla her türden otoriteye karşı amansız bir mücadele vermeli ve bu mücadeleyi kışkırtacak silahlandırılmış örgütlenmeleri inşa etmeliydi. Bakunin aynı zamanda “işçilerin kurtuluşunun bizzat kendi eserleri” olacağını söyleyerek anarko-sendikalizmin temelini attı ve bu temel en güçlü etkisini İspanyol anarşizminde hissettirdi. Bakunin “Kapitalizme karşı emeğin iktisadi ve siyasi mücadelesinde dayanışmanın derhal örgütlenmesi” gerektiğini savunarak, emeğin prangalarından kurtuluşunun anarşizmin örgütlü mücadele perspektifiyle kesiştirilmesi ile başarılabileceğini iddia etti. Bakunin hayatı boyunca özgürlükçü bir devrimin sınıfsal bir örgütlenmeyle ve işçilerin mücadelesiyle gelişebileceğine inandı ve ölümünden sonra gelişecek olan birçok toplumsal devrim mücadelesinde ezilenlerin ve anarşistlerin esin kaynağı oldu.

Bakunin’in ardılı olan Kropotkin ondan devraldığı anarşizm bayrağını geliştirerek anarşist komünizmin çerçevesini çizmeye çalıştı. Kropotkin, toplumsal üretim-tüketim ilişkilerinde “herkesten emeğine göre, herkese ihtiyacı kadar” teziyle, gelecek özgürlükçü toplumun yaşamsal örgütlenmesine dair komünist ilkeye de işaret edip, toplumsal dönüşümü komünist bir yeniden paylaşımla birleştirirken, bunun özgürlükçü bir modelle başarılabileceğini iddia etti. Ona göre özgürlükçü bir toplum ancak komünist ideallerin özgürlükçü örgütlenmesiyle mümkündü. Ezilenleri ve emekçileri eşitlikçi özgür bir topluma götürecek yol, komünist bir anarşizmin ezilenler içinde örgütlenmesiyle yeşerecek ve bu örgütlenme kaçınılmaz olarak birey insiyatifini hiçe saymayan ama ezilenlerin kolektif iradesiyle yürüyen bir işleyişe sahip olacaktı.

Düşünceleriyle ve pratikleriyle anarşist ideallere perspektif kazandırmış tüm bu devrimcilerin konu başlığı gereği sadece örgütlenmeye ilişkin tutumlarına kısaca değinmek bize bir takım ipuçları verebilir. Yoksa bu insanları yukarıdaki birkaç satırla özetlemeye çalışmak son derece eksiktir. Ancak bu haliyle dahi, anarşist düşüncenin gelişiminde örgütlenmenin nasıl bir öneme sahip olduğunu anlamak mümkündür. Kısmi deneyimler dışında daha çok teoride bir örgütlenme savunusuyla sınırlı kalmış gibi görünselerde, yarattıkları etki hiç de azımsanmayacak düzeyde güçlü olmuştur. Bu etkiyi daha çok Ukrayna’daki Mahnovist harekette ve İspanya’daki CNT-FAI örneklerinde görebiliriz. Keza bu örnekler yalıtılmış birçok anarşist örgütlenmenin yanında toplumsal bir dönüşümün en güçlü bileşenleri olması bakımından geleceğe son derece yakıcı bir miras bırakmışlardır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s